MAKALELER

Abdullah Gündoğmuş

Kendiliğinden Uzayan Sözleşmelerde Damga Vergisi Hakkında

Bilindiği üzere Damga Vergisi özellik arz eden kısa bir metine sahip olmasına karşın, uygulama alanı oldukça geniş olan ve hayatımızın her safhasında ister kişiler olarak, isterse kurumlar olarak karşılaşabileceğimiz bir vergi türüdür.

Son dönemlerde Maliye Bakanlığı öncülüğünde de yeni düzenlemelere gidilmiş suret vs. adlar adı altında mükerrer vergilendirmenin önüne geçilmesi yönünde vergide ki zorlayıcı şartlar günümüz gereklerine göre yorumlanmaya çalışılmıştır.

Şöyleki kanun metninin kısa ve öz olması yorumları da halen beraberinde getirmektedir. Dolayısı ile idare ile mükellefler ve/veya kişiler karşı karşıya gelebilmektedirler.

Öteden beri gelen ihtilaflı konulardan bir tanesi de Sözleşme içi hüküm bulunan ve kendiliğinden uzayan sözleşmelerde yeni dönemde oluşan mal ve hizmet ile sözleşmeye konu tutarlar üzerinden Damga Vergisi beyannamesi verilip verilmeyeceği konusu idi.

Doğal olarak İdare bu yönde gerçekleşen işlemlerde yeni dönem için Damga Vergisi’nin doğacağı ve tahakkuk ettirilerek ödeneceği yönünde talepte bulunmakta idi.

Damga vergisi genel olarak yazılı metinlere bağlı olarak düzenlenen akit ve sözleşmeler ile bazı değerli kâğıt ve beyannameler üzerinden alınan bir vergidir.

Mevcut sözleşmelerde tarafların sözleşme hükümlerinin, yeniden bir sözleşme düzenlenmeksizin hali hazırda düzenlenmiş bulunan sözleşmeye istinaden uzayacağı yönünde bir hüküm bulunması durumunda, yeni bir sözleşme ihdas edilmiş olmayacağından ayrıca bir Damga Vergisi beyanına gerek olmadığı yönünde kişi ve mükelleflerin talebi bulunmakta idi.

Konuya ilişkin olarak Danıştay Vergi Davaları Kurulu Damga Vergisine taraf olan kişi ve kurumlar lehine sayılabilecek bir karar vermiş bulunmaktadır.

Kurulun 2015/1054 Esas 2016/45 nolu kararında

“…………………………… sözleşmelerinin, sözleşmede yer alan hüküm gereğince süresinin kendiliğinden uzaması halinde damga vergisine tabi tutulamayacağı” beyan edilmiş bulunmaktadır.

Bu karara göre önceden düzenlenmiş bulunan kâğıdın altına veya arkasına bir boşluğa, bu kâğıdın hükümlerinin yenilenmesine, uzatılmasına, değiştirilmesine, devrine veya bozulmasına ilişkin şerh konulması, yeni bir sözleşme düzenlenmesi, tarafların aktif irade beyanında bulunması halinde bu kâğıdın damga vergisine tabi olacağı;

Ancak;

–          Yeni dönem için yenileme veya yenilememe ihbarında bulunulmadığı,
–          Süre uzatımı için yeni bir kâğıt düzenlenmediği,
–          Mevcut sözleşmeye bir şerh düşülmediği veya mektup teatisi olmadığı,
–          Tarafların pasif kalmak suretiyle sözleşmenin kendiliğinden uzaması halinde,

Damga Vergisi doğmayacağı beyan edilmiştir.

Tabi burada verilen karar münferit olmasına karşın kanunun özüne atıfta bulunmakla beraber, her sözleşmenin kendine özel hükümlerinin bulunabileceği de göz önüne alınmalıdır.

Dolayısı ile süresi kendiliğinden uzayabilecek sözleşmeler düzenlenirken kişi ve mükelleflerin yukarıda bahsedilen durumların sözleşme metinlerinin de bu karar hükümleri göz önünde bulundurularak özenle düzenlenmesinde kendi istifadeleri yönünde fayda bulunmaktadır.

İndirilecek Katma Değer Vergilerinin Gelir Ve Kurumlar Vergisi Matrahlarının Tespitinde Gider Olarak Kabul Edilmeyeceği

Abdullah Gündoğmuş

Abdullah Gündoğmuş

İndirilecek Katma Değer Vergilerinin Gelir Ve Kurumlar Vergisi Matrahlarının Tespitinde Gider Olarak Kabul Edilmeyeceği

Şirketlerde karşılaştığımız bir durumda, İndirilecek Katma Değer Vergisi olarak 191 İndirilecek Kdv olarak muhasebe hesap kayıtlarına alınmış ve işletmelerin 190 Devreden Kdv hesabına intikal ettirilmiş Kdv tutarlarının dönem sonlarında işletmelerde çıkan karın düşürülmesi amacı ile gider ve maliyet unsuru olarak indirilmek istendiğini görmekteyiz.

Zira işletme bu Kdv tutarlarını her ne kadar 191 İndirilecek Kdv olarak kayıtlarına almış olsa da işletmede Ödenecek Kdv çıkmadığı ve herhangi bir yol ile de devreden bu Kdv tutarının idareden mahsuben veya nakden iade alma şansı olamadığı durumlarda, işletmelerde mal ve hizmet alımı esnasında ödenen bu Kdv tutarı bir gider ve maliyet unsuru olarak değerlendirilmek istenmekte ve mal ve hizmetin bir unsuru gibi görülerek maliyet kayıtlarına alınmak istenmektedir. Bu yöntemle de işletmede atıl bir finansman maliyeti olarak değerlendirilen bu tutarlar hiç değilse Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahından indirilmek sureti ile Kurumlar ve/veya Gelir Vergisi avantajı temin edilmek istenmektedir.

Halbuki 3065 sayılı KDV kanununun madde30/d bölümünde hangi hallerde İndirilecek Kdv’nin indirim konusu yapılmayarak Gelir ve/veya Kurumlar Vergisinden indirilebileceği ele alınmış ve bu bağlamda aşağıdaki metine yer verilmiştir;

Aşağıdaki vergiler mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden indirilemez:
a) Vergiye tabi olmayan veya vergiden istisna edilmiş bulunan malların teslimi ve hizmet ifası ile ilgili alış vesikalarında gösterilen veya bu mal ve hizmetlerin maliyetleri içinde yer alan katma değer vergisi,
b) (3297 sayılı Kanunun 10’uncu maddesiyle değişen bent) Faaliyetleri kısmen veya tamamen binek otomobillerinin kiralanması veya çeşitli şekillerde işletilmesi olanların bu amaçla kullandıkları hariç olmak üzere işletmelere ait binek otomobillerinin alış vesikalarında gösterilen katma değer vergisi,
c) (5228 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle değişen bent. Yürürlük: 1.12.2003 tarihinden geçerli olmak üzere 31.7.2004) Deprem, sel felaketi ve Maliye Bakanlığının yangın sebebiyle mücbir sebep ilân ettiği yerlerdeki yangın sonucu zayi olanlar hariç olmak üzere, zayi olan mallara ait katma değer vergisi, (49)
d) Gelir ve Kurumlar Vergisi kanunlarına göre kazancın tespitinde indirimi kabul edilmeyen giderler dolayısıyla ödenen katma değer vergisi.(6728 sayılı kanunun 44 üncü maddesiyle eklenen parantez içi hüküm;Yürürlük 09.08.2016) (5520 sayılı Kanunun 13 üncü maddesine göre transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü olarak dağıtılan kazançlar ile Gelir Vergisi Kanununun 41 inci maddesinin birinci fıkrasının (5) numaralı bendine göre işletme aleyhine oluşan farklara ilişkin ithalde veya sorumlu sıfatıyla ödenen katma değer vergisi hariç)

(49) (Değişmeden önceki şekli) (4503 sayılı Kanunun 3’üncü maddesiyle değişen bent. Yürürlük: 5.2.2000) c) Deprem veya sel felaketi nedeniyle zayi olanlar hariç olmak üzere zayi olan mallara ait katma değer vergisi. (4503 sayılı Kanunla değişmeden önceki şekli) c) Zayi olan malların alış vesikalarında gösterilen katma değer vergisi, Olarak belirtilmiştir.

Ayrıca Kdv Kanunu Madde 58 ‘de ise verginin gider olarak dikkate alınmayacağı aşağıdaki metinle belirtilmiştir.
Madde 58 : Mükellefin vergiye tabi işlemleri üzerinden hesaplanan Katma Değer Vergisi ile mükellefçe indirilebilecek Katma Değer Vergisi, Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahlarının tespitinde gider olarak kabul edilmez.

Dolayısı ile İndirimi kabul edilen hiçbir Kdv gider ve maliyet unsuru olarak dikkate alınamaz.

Bunu basit bir örnek ile açıklamak gerekir ise Rentacar hizmetleri veren bir işletme kiralama amacı ile aldığı sıfır bir binek otomobili 100.000+Kdv (18.000) =118.000 TL’ye (Ötv vb. diğer vergiler dikkate alınmamıştır) almıştır. Firma bu durumda 18.000 TL Kdv tutarını İndirilecek Kdv olarak dikkate alarak indirim konusu yapacaktır. Firma istese dahi satın alma esnasında ödemiş olduğu Kdv’yi malın maliyetinde bir gider unsuru olarak dikkate alamaz ve Gelir ve Kurumlar Vergisi Matrahının tespitinde gider ve maliyet unsuru olarak indirim konusu yapamaz.
Ancak firma rentacar firması olmamış olsa idi ise almış olduğu binek araç için ödediği Kdv’yi 3065 sayılı KDV Kanununun madde 30’da sayılan İndirilemeyecek giderler arasında sayıldığı için aynın kanununa ait Madde 58’de yer alan İndirilebilecek Kdv arasında yer almadığı için İndirilecek Kdv olarak indirim konusu yapamayacak ve bunun yerine ödediği Kdv’yi bir gider ve maliyet unsuru olarak dikkate alarak Gelir ve Kurumlar vergisi matrahının tespitinde indirim konusu yapabilecektir.

Konuya ilişkin olarak TC Danıştay 4. Dairesinin örnek bir kararını da sizinle paylaşmak isterim.
İstemin Özeti : Davacının hissedarı olduğu ve mükellefiyeti sona eren adi ortaklığın indirim yoluyla gideremediği katma değer vergilerini gider hesaplarına aktarılması suretiyle ortaya çıkan zararın davacıya isabet eden kısmının beyan edildiği 2010 yılı gelir vergisi ile 2010/3’üncü dönem geçici vergi beyannamelerinden çıkarılması sonucu ortaya çıkan matrah farkı üzerinden salınan gelir vergisi, geçici vergi ile kesilen vergi ziyaı cezasının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır.
Ankara 4. Vergi Mahkemesi 28.05.2014 günlü ve E:2014/400, K:2014/1152 sayılı kararıyla; 3065 saylı Katma değer Vergisi Kanunu’nun 58’inci maddesinde indirilecek katma değer vergilerinin gelir ve kurumlar vergisi matrahlarının tespitinde gider olarak kabul edilmeyeceğine ilişkin açık hüküm karşısında dava konusu tarhiyatta hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak mahsup dönemi geçtiği için geçici vergi aslının terkini gerektiği gerekçesiyle davayı kısmen reddetmiştir.
Davacı mükellefiyetin sona ermesi sonucu indirilemeyen katma değer vergilerinin gider olarak yazılabileceğine ilişkin özelgelerin bulunduğu ve uygulamanın bu yönde olduğunu, bu nedenle tarhiyatın hukuka aykırı düştüğünü; davalı İdare mahkemece terkin edilen geçici vergi üzerinden gecikme faizi hesaplanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını istemektedirler.
Savunmanın Özeti : Cevap verilmemiştir.
Tetkik Hakimi Yavuz Şen’in Düşüncesi : Taraflarca temyiz dilekçelerinde öne sürülen hususlar, temyize konu mahkeme kararının bozulmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığından taraflar temyiz isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Dördüncü Dairesince dava dosyası tekemmül ettiği için davacının yürütmenin durdurulması isteminin incelenmesine gerek görülmeyerek işin esası incelenip gereği görüşüldü: Taraflarca temyiz dilekçelerinde ileri sürülen iddialar, bozulması istenilen kararın dayandığı gerekçeler karşısında, yerinde ve kararın bozulmasını sağlayacak durumda görülmemiştir. Bu nedenle, tarafların temyiz istemlerinin reddine ve kararın onanmasına, 15.06.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Dolayısı ile İşletmelerde İndirilecek Kdv olarak dikkate alınması zorunlu olan ve indirim yolu ile giderilemeyen mal ve hizmet alımları esnasında ödenen İndirilecek Kdv tutarlarının veya daha önceden indirim yolu ile kayıtlara alınmış Devreden Kdv tutarının gider ve maliyet unsuru olarak Gelir ve Kurumlar Vergisinin matrahının tespitinde indirim konusu olarak dikkate alınması mümkün bulunmamaktadır.

ABDULLAH GÜNDOĞMUŞ
Optimal Denetim
SMMM / Bağımsız Denetçi

Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilecek Hususlar

Limited Şirket ve Anonim Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilecek Hususlar

Bu yazımızda ticari hayatın başlangıcı ve ilk adımı olan şirket kuruluşu  aşamalarını irdeleyerek, bu aşamalarda dikkat edilmesi gereken hususları sizinle paylaşmaya çalışacağız.

1-) Şirket kuruluşu Mali Müşavir seçimi ile başlar. Eğer bir şirket kurmaya karar verildi ise bir Mali Müşavirlik ofisi ile görüşmeli ve işlemlerinizin sizin adınıza yapılması ve takip edilmesi konusunda anlaşmalısınız.

2-) Şirket için gerekli bilgilerin belirlenmesidir. Bu aşamada şirketin kuruluşu için TTK tarafından asgari şartlar çerçevesinde gerekli bilgiler temin edilmelidir. Bu bilgiler temin edilirken de kurulacak şirketin sektör, faaliyet konusu, hedeflenen yatırım miktarı, ortak vs. gibi düzenlemeler bu aşamada şekillenmelidir.

Bu Çerçevede aşağıdaki bilgilere ihtiyaç duyulacaktır.

  • Şirket unvanı tam olarak belirlenmeli.
  • Şirket ortakları ve hisse tutarları belirlenir. (Şirket için minimum 1 ortak yeterlidir)
  • Şirketin merkez adresi belirlenmeli ve adresin hangi vergi dairesi sınırları içinde yer aldığı tespit edilmelidir.
  • Şirketin Yönetim Kurulu, şirket müdürünün / temsilcinin  kim olacağı belirlenmeli
  • Sermaye ve payları belirlenerek yazılmalı, 1/4′ i peşin ödenmeli ve kalan kısmın ne şekilde ödeneceği belirlenmelidir.Minimum sermaye tutarı Limited Şirket için10.000,00 TL, Anonim Şirket için ise 50.000,00 TL’dir.
  • Şirketle ilgili ilanların nasıl yapılacağı belirlenmeli
  • Şirketten ayrılmanın, imtiyazlı hissenin olup olmayacağının ve kar dağıtımının detayları belirlenmelidir.

3-) Ana Sözleşmenin Onayı gerçekleştirilir. Şirket ana sözleşmesi Mali Müşavir tarafından hazırlandıktan sonra MERSİS sistemine  aktarılır, sistemin ilgili bölümleri girilir ve notere gidilerek kayıt numarası iletilir ve ana sözleşme noter huzurunda veya ticaret sicil memuru huzurunda ortaklar tarafından  imzalanarak onaylatılır, teslim alınır. Ayrıca  şirketi temsile yetkili kişi Ticaret Sicil Memurluğu’na iletilmek üzere tescil talepnamesi (imza beyanı) hazırlatır.

4-) Vergi numarası alınması ve Sermaye Blokajı yapılmalıdır. Şirket ana sözleşmesi oluşturulur iken şirkete ait potansiyel vergi kimlik numarası da oluşturur. Bankaya gidilerek ortaklar tarafından alınan potansiyel vergi kimlik numarası ile şirket adına sermayenin %25’i bloke ettirilir ve bankadan ilgili ticaret sicil memurluğuna hitaben bilgi yazısı alınır.  Bloke tutarı şirket tescil olduktan sonra şirket işlemlerinde kullanılmak üzere  nakit çekilebileceği gibi açılacak şirket hesabına da aktarılabilir. Aynı zamanda rekabet kurumu payı da yatırılarak dekontu alınarak ve Ticaret Sicil Memurluğuna iletilir.

5-) Belgeler tamamlanarak Ticaret Siciline işlemler için iletilir. Yukarıdaki işlemler esnasında oluşan belgeler ile Ticaret Sicil Memurluğunca talep edilen diğer belgeler de Mali Müşavir tarafında hazırlanarak tamamlandıktan sonra Ticaret Siciline iletilir, bu süreçte ilgili harçlar başvuru esnasında yatırılmalıdır. Başvuru onaylandıktan sonra tescil yazısı, sicil tasdiknamesi ve faaliyet belgesi ilgili yerlere iletilmek üzere alınmalıdır.

6-) Vergi Dairesi ve SGK işlemleri yapılır. Ticaret Sicilden tescil sonrası alınan evraklar ile yetkililere ait noterden imza sirküleri çıkartılır, defterler tasdik edilir ve vergi dairesine ve varsa çalışan işçi SGK’ya gerekli başvurularda bulunulur.

7-) Diğer İşlemlerden olan yazar kasa başvurusu, fatura basımı ve kaşe basımı, internet sitesi gibi şirketin ticari hayatta ihtiyaç duyduğu diğer işlemler ise şirket kuruluşu ile gerçekleştirilebilir.

Aşağıda örnek şirket kuruluşu hesaplama tablosu linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Şirket Kuruluş Maliyet Hesaplama

 

 

 

Benzer Etiketler:
  • sirket kurulmasinda dikkat edilecek hususlar
Abdullah Gündoğmuş

Vergi Mükellefi Olmayan Nihai Tüketicilerden İşletmeye Alınan Demirbaşlar ve Belge Düzeni

Vergi Mükellefi Olmayan Nihai Tüketicilerden İşletmeye Alınan Demirbaşlar ve Belge Düzeni

Tarih: 14.10.2016

Giriş

İşletmeler ticari hayattaki ihtiyaçlarının bir kısmını zaman zaman nihai tüketicilerden de karşılıyor olabilmektedirler. Bu durumda işletmenin ne şekilde hareket edeceği ve bu hizmet veya mal/demirbaş alımlarını kayıtlarına nasıl intikal ettirip ödemelerini yapacaklarını ve har hangi bir Gelir Vergisi veya Kdv tevkifatının yanında başkaca vergilere tabi olup olmadığı konularını kanun, tebliğ ve mukteza/özelgeler çerçevesinde açıklamaya çalışacağız.

Gider Pusulası Vergi Usul Kanununun 234.maddesinde son derece kullanımı sınırlı olmakla birlikte Maliye Bakanlığının meseleyi müktezalar/özelgeler ve tebliğlerle gider pusulasının kullanım alanını geniş tutmaya çalıştığı görülmektedir.

Ancak işletmelerin halen nasıl gider pusulası düzenleyeceğini tam olarak bilinmemesi işletmede yer aldığı halde kayda alınmayan emtianın var olmasına ve kasa açıklarının oluşması gibi durumlara da sebebiyet vermektedir.

Açıklama

Öncelikli olarak konumuzun daha anlaşılır olabilmesi için mükellef, vergi sorumlusu, nihai tüketici, esnaf muaflığı, vergi tevkifat ve gider pusulası gibi kavramları kısaca açıklamaya çalışacağız.

Mükellef Ve Vergi Sorumlusu

Mükellef; vergi kanunları gereğince üzerine vergi borcu düşen gerçek veya tüzel kişidir. Mükellef olmak için hak ehliyeti yeterlidir, fiil ehliyetine gerek yoktur. Mükellefin yerli ya da yabancı olması arasında bir farklılık yoktur, iki tür mükellefiyet vardır.

– Tam Mükellefiyet: Türkiye’de yerleşmiş yada yerleşmiş sayılanlar tam mükellef olarak kabul edilirler. Bir takvim yılında 6 aydan fazla oturanlar da tam mükellef kabul edilirler.

– Dar Mükellefiyet: Türkiye’de ikamet etmeyen ancak kazancını Türkiye’de elde eden kişilerdir.

Vergi Usul Kanunu, vergi sorumlusunu, “verginin ödenmesi bakımından alacaklı vergi dairesine karşı muhatap olan kişidir” şeklinde tanımlamıştır. Mükellef ile sorumlu arasındaki fark vergi sorumlusunun başkasına ait bir vergi borcunun ödenmesinden sorumlu tutulmasıdır.

Vergi Sorumlularının Sorumluluğu

Yaptıkları veya yapacakları ödemelerden vergi kesmek zorunda olanlar, verginin tam olarak kesilip ödenmesinden ve bununla ilgili diğer ödevleri yerine getirmekten sorumludurlar. Vergi sorumluları, vergiyi kesip ilgili vergi dairesine ödemek mükellefliliğini yerine getirmedikleri takdirde; vergi, kendilerinden, ikmalen veya resen tarh edilmek suretiyle alınır.

Esnaf Muaflığı

Gelir Vergisi Kanununun 9. Maddesinde yer alan ticaret ve sanat erbabına tanınan gelir vergisi muafiyetidir. Dolayısı ile bu muaflığın, Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü madde uyarınca tevkif suretiyle kesilen vergiye şümulü yoktur. Esnaf muaflığına ilişkin şartları taşıyanlara talepleri halinde vergi dairesince Esnaf Vergi Muafiyeti Belgesi de verilir. Bu belgenin şekil ve muhtevasının tayin ve tespiti ile iptali ve uygulamaya ilişkin usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.

Nihai Tüketici

Kişisel arzu, istek ve ihtiyaçları için ürünleri satın alan ya da satın alma kapasitesinde olan gerçek kişidir. Vergi kanunları karşısında ise Mükellef ve/veya Vergi sorumlusu olmayıp, esnaf muaflığından faydalanmayan kişiler nihai tüketici olarak adlandırılmışlardır.

Vergi Tevkifatı

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin birinci fıkrasında; “Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar.” hükmü yer almış olup, aynı fıkranın 13 üncü bendinde ise; esnaf muaflığından yararlananlara mal ve hizmet alımları karşılığında yapılan ödemelerden tevkifat yapılacağı hüküm altına alınmıştır.

Gider Pusulası

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 234 üncü maddesinde; birinci ve ikinci sınıf tüccarlar, kazancı basit usulde tespit edilenlerle defter tutmak mecburiyetinde olan serbest meslek erbabının ve çiftçilerin vergiden muaf esnafa yaptırdıkları işler veya onlardan satın aldıkları emtia için tanzim edip işi yapana veya emtiayı satana imza ettirecekleri gider pusulasının vergiden muaf esnaf tarafından verilmiş fatura hükmünde olduğu, bu belgenin, birinci ve ikinci sınıf tüccarların, zati eşyalarını satan kimselerden satın aldıkları altın, mücevher gibi kıymetli eşya için de tanzim edileceği hükme bağlanmıştır.

Vergi Usul Kanunu 234. Maddede ise Gider Pusulası aşağıdaki şekilde tarif edilmiştir.

– Birinci ve (4369 sayılı Kanunun 81/A-7 nci maddesiyle değiştirilen ibare) ikinci sınıf tüccarlar, kazancı basit usulde tespit edilenlerle(*) defter tutmak mecburiyetinde olan serbest meslek erbabının ve çiftçilerin:

– Vergiden muaf esnafa;

Yaptırdıkları işler veya onlardan satın aldıkları emtia için tanzim edip işi yapana veya emtiayı satana imza ettirecekleri gider pusulası (4369 sayılı Kanunun 81/A-7 nci maddesiyle değiştirilen ibare) vergiden muaf esnaf(****) tarafından verilmiş fatura hükmündedir. Bu belge, birinci ve ikinci sınıf tüccarların, zati eşyalarını satan kimselerden satın aldıkları altın, mücevher gibi kıymetli eşya için de tanzim edilir.

Gider pusulası, işin mahiyeti, emtianın cins ve nev’i ile miktar ve bedelini ve iş ücretini ve işi yaptıran ile yapanın veya emtiayı satın alan ile satanın adlarıyla soyadlarını (Tüzel kişilerde unvanlarını) ve adreslerini ve tarihi ihtiva eder ve iki nüsha olarak tanzim ve bir nüshası işi yapana veya malı satana tevdi olunur.

(2365 sayılı Kanunun 37’nci maddesiyle eklenen fıkra) Gider pusulaları, seri ve sıra numarası dahilinde teselsül ettirilir.

Nihai Tüketiciden Alınan Demirbaş Alımı ve Belge Düzeni

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda işletmelerin ikinci el demirbaş alımlarında nihai tüketici kapsamına giren kişilerden bu alımı gerçekleştirmeleri durumunda yapmaları gereken ve belge düzeni aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.

Öncelikli olarak bu kişilerden alımlarda karşımızdaki muhatabın durumunu tespit edilmesi gekerekir. Konumuz üzerine Nihai tüketici olup olmadığını belirlememiz gerekmektedir.

Bunun için malı satan kişinin

1- Vergi Mükellefiyetinin bulunmaması

2- Esnaf muaflığından faydalanıyor olmaması gerekmektedir.

Bu şartlara haiz olan kişilerden yapılan ikinci el demirbaş alımlarında ise yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere en az iki nüsha halinde gider pusulası düzenlenmesi gerekmektedir.

Gider Pusulasında belge düzenini ise kısaca iki kısımda tanımlayabiliriz. (Daha detaylı bilgi için VUK ilgili hükümlerine bakınız.)

1- Satın Alınan Demirbaşa ait bilgiler: Bu kapsamda satın alma tarihi, satın alınan mal, cins, miktar, adet, tutar ile varsa kdv tevkifatı ve gelir vergisi tevkifatı oran ile bu tevkifatlara ait tutar bilgilerinin yer alması gerekmektedir.

2- Satıcıya Ait bilgiler: Satıcının adı, soyadı, adresi, TC Kimlik numarası (Faturadan ayrı olarak nihai tüketici de olsa gider pusulasında zorunlu) varsa cep telefonu (Zorunlu değil) bilgilerinin yanı sıra imzasının da yer alması gerekmektedir.

Vergi kesenlerin sorumluluğu:

Gelir Vergisi Kanununda vergi kesenlerin sorumluluğu aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.

“Yaptıkları veya yapacakları ödemelerden vergi kesmeye mecbur olanlar, verginin tam olarak kesilip ödenmesinden ve bununla ilgili diğer ödevleri yerine getirmekten sorumludurlar. Bu sorumluluk, bunların ödedikleri vergilerden dolayı asıl mükelleflere rücu etmek hakkını kaldırmaz. (Ek : 4/12/1985 – 3239/2 md.)

Mal alım ve satımı ve hizmet ifası dolayısiyla vergi kesintisi yapmak ve vergi dairesine yatırmak zorunda olanların, bu yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde verginin ödenmesinden, alım satıma, taraf olanlar, hizmetten yararlananlar ve aralarında doğrudan veya hısımlık nedeniyle ya da sermaye, organizasyon veya yönetimine katılmak veya menfaat sağlamak suretiyle dolaylı olarak ilişkide bulunduğu tespit olunanlar müteselsilen sorumludurlar. (1) (Ek : 4/12/1985 – 3239/2 md.)

Ancak üçüncü fıkrada belirtilen müteselsilen sorumluluk mal üreten çiftçiler ile nihai tüketiciler için söz konusu değildir.” denilmektedir.

Dolayısı ile nihai tüketicilerde vergi kesme mecburiyeti olmadığı gibi, müteselsilen sorumluluk da bulunmamaktadır.

Nihai Tüketiciden Alınan Demirbaşlarda Tevkifat

Nihai Tüketicilerden alınan demirbaşlarda Kdv ve Gelir Vergisi Tevkifatı bulunmamaktadır.

Zira Gelir Vergisi Kanununun 94 maddesinde kimlere ve hangi oranlarda vergi tevkifatı yapılacağı sayılmış olup, nihai tüketiciler kanun kapsamına alınmamıştır.

Aynı şekilde Kdv Kanununda ise 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun, 1/1 maddesinde “Ticari, sınai, zirai ve serbest meslek faaliyetleri çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerin vergiye tabi olacağı ” belirtilmiştir. Dolayısı ile arızi faaliyetler içerisinde yer alan ihai tüketicilerden alınan bu teslimlere ilişkin ise Kdv tevkifatı yapılmaması gerekmektedir.

Sonuç

İşletmelerin Vergi mükellefi olmayan kişilerden alacağı ikinci el demirbaş için yapacağı ödeme için gider pusulası düzenlenmesi gerekmekte olup, Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinde, esnaf muaflığından yararlanmayan ve vergi mükellefiyeti bulunmayan şahıslardan yapılan alımlar için tevkifat yapılacağına dair hüküm bulunmadığından gelir vergisi tevkifatı yapılmasına gerek bulunmadığı ayrıca iş bu teslimler Kdv Kanunun 1/1 maddesi kapsamında yer almadığı için Kdv Tevkifatı da yapılmaması gerekmektedir.

Ancak bu tip demirbaş alımlarında yarın farklı bir sonuç ile karşılaşmamak adına Gider pusulasının tam ve eksiksiz düzenlenmesi, ruhsat veya tescile tabi işlemlerde satışa ait ruhsat ve tescil işlemlerinin düzenlenen gider pusulası ile uyumlu olması, ödemelerin nakit ödeme sınırını aşması durumunda banka ve finans kurumlarından ödemenin yapılması, satıcının nihai tüketici olduğuna dair gerekli araştırmanın işletmece yapılmasının yanında, şart olmamasına karşın gerekiyor ise satıcının nihai tüketici olduğuna dair satıcıdan yazılı beyan alınmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Ayrıca yapılan harcamalar için işin Gider pusulası düzenleme kapsamına girip girmediği ve herhangi bir vergi tevkifatı yapılıp yapılmayacağı konusunda muhakkak Defterdarlık ve Maliye Bakanlığından da görüş alınmasını da faydalı bulmaktayız.

Bakınız:28/01/2011tarih ve B.07.1.GİB.4.06.16.01-2010-GVK-94-43-38 28/01/2011 sayılı özelge

Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Bu makale yazılı veya elektronik ortamda kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak göstermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır .)

Benzer Etiketler:
  • mükellef olmayandan mal alımı stopajı
Abdullah Gündoğmuş

Hastanelerde Çalışan Serbest Meslek Erbabı Doktorlarda KDV Muamması

Hastanelerde Çalışan Serbest Meslek Erbabı Doktorlarda KDV Muamması

Daha önceki “Hastanelerde Doktorlarda Ücret ve Serbest Meslek Ayrımı” makalemiz sonrasında konunun devamı olarak ister istemez Özel Hastanelerde Serbest Meslek Erbabı olarak çalışan doktorların düzenlemiş oldukları Serbest Meslek makbuzlarında KDV’nin %8’mi yoksa %18’mi olarak değerlendirilip, değerlendirilmeyeceği ile bunun yanı sıra düzenlenen makbuzlarda KDV’nin tevkifata tabi olup olmadığı konusunu ele alarak açıklık getirilmesi hususu zaruri bir hal almıştır.

Giriş

Bilindiği üzere 2002/4480 sayılı Kararnameye ekli (II) sayılı listenin “Diğer Mal ve Hizmetler” başlıklı (B) bölümüne 2004/8301 sayılı Kararnameyle 01.01.2005 tarihinden geçerli olmak üzere eklenen 12. sıra ile, 01.01.2005 tarihinden itibaren ilgili Bakanlıklar tarafından ya da kanunlarla izin verilen gerçek ve tüzel kişiler tarafından yerine getirilen insan veya hayvan sağlığına yönelik koruyucu hekimlik, teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri (hayvan ırkının ıslahına yönelik hizmetler dahil) ile ambulans hizmetlerinde KDV oranı % 18’den % 8’e indirilmiştir.

Bu indirim temel unsuru olarak ise Devlet hastanelerindeki yoğunluğun azaltılarak, kamu hastanelerine göre nispeten daha pahalı olan özel sektör hastanelerinden halkın daha ucuza sağlık hizmetlerinden faydalanabilmesinin önünü açmak idi. Bu uygulamanın şu anki görünüş itibari ile başarılı olduğundan da bahsetmek mümkündür.

Hastaneler tarafından halka sunulan sağlık hizmetleri de bu kapsamda %8 KDV oranıyla hali hazırda hizmet sunulmaya devam etmektedir. Burada herhangi bir sıkıntı olmamasına karşın, özel hastaneler doktorlar vasıtası ile serbest meslek makbuzu düzenlemek şartı ile almış oldukları sağlık hizmetlerinde ise uygulanacak KDV oranı hakkında mali idare tarafından vergi inceleme memurlarınca tereddütler oluştuğu gözlenmektedir.

Bunları kısaca sıralayacak olursak,

–          Doktorlar tarafından düzenlenen Serbest Meslek Makbuzlarında KDV Oranı %8’mi %18’mi,

–          Düzenlenen bu makbuzlarda işçilik tevkifatı varmıdır, yokmudur,

–          Tevkifat var ise, uygulanacak tevkifat oranı %8 üzerindenmi, %18 üzerindenmi uygulanmalıdır,

–          Serbest Meslek Erbabı işçilik hizmetlerinde makbuz düzenleyebilirmi,

–          Serbest Meslek makbuzu ile KDV tevkifatı uygulanabilirmi,

Bu makalemizde yukarıdaki sorular bu rada sırası ile cevap bulmaya çalışacağız.

Bilindiği üzere 60 Nolu KDV Sirkülerinde konuya bir örnek verilerek izahat getirilmeye çalışılmıştır. Bu örneğe göre İşgücü Temin Hizmetleri aşağıdaki şekilde izah edilmiştir.

“60 Nolu KDV Sirküleri

2.2.2.5. İşgücü Temin Hizmetleri

117 Seri No.lu KDV Genel Tebliğinin (3.2.5) bölümünde, Tebliğin (3.1.2) bölümünde sayılanlara, faaliyetlerinin yürütülmesi ile ilgili işlemlerde kullanacakları işgücünün sağlanması şeklinde verilen hizmetlerde (işgücü temin hizmeti alımlarında) alıcılar tarafından 9/10 oranında KDV tevkifatı uygulanacağı ifade edilmiştir.

Gerçek veya tüzel kişiler faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin olarak ihtiyaç duydukları işgücünü kendilerine hizmet akdi ile bağlı ücretli statüsünde hizmet erbabı çalıştırarak temin etmek yerine, alt işverenlerden veya bu alanda ya da başka alanlarda faaliyette bulunan diğer kişi, kurum, kuruluş veya organizasyonlardan temin etmektedirler.

Bu tür hizmetler, esas itibariyle, temin edilen elemanların, hizmeti alan işletmenin bilfiil sevk, idare ve kontrolü altında çalıştırılabilmesinin mümkün bulunduğu durumlarda tevkifat kapsamına girmektedir.

Bu şekilde ortaya çıkan hizmetlerde aşağıdaki şartların varlığı halinde tevkifat uygulanacaktır.

– Temin edilen elemanların, hizmeti alana ücretli statüsünde hizmet akdiyle bağlı olmaması gerekmektedir.

– Temin edilen elemanların, hizmeti alanın sevk, idare ve kontrolü altında çalıştırılması gerekmektedir. Elemanların işletmenin mal ve hizmet üretimi safhalarından herhangi birinde çalıştırılması halinde, sevk, idare ve kontrolün hizmeti alan işletmede olduğu kabul edilecektir.

Dolayısıyla işgücü temin hizmetinin varlığının tespitinde; hizmetin ifasında kullanılan elemanların işgücü temin hizmetini veren firmanın bünyesinde bulunması ve ona hizmet akdiyle bağlı olması, hizmeti alanın sevk, idare ve kontrolü altında çalıştırılması gibi karineler göz önünde bulundurulacak, bu hususların varlığı, taraflar arasında bir sözleşme yapılmışsa bu sözleşmedeki hükümler veya sözleşmeye bağlı teknik şartnamedeki açıklamalar da dikkate alınarak tespit edilecektir.

İşgücü temin hizmeti veren mükellefin, söz konusu hizmeti bir başka mükelleften temin ettiği elemanları kullanarak sunması halinde sadece kendisine verilen işgücü temin hizmetinde tevkifat uygulanacaktır.

Tebliğin (3.1.2) bölümünde sayılanlara verilen özel güvenlik ve koruma hizmetleri de işgücü temin hizmeti kapsamında tevkifata tabi tutulacaktır.

Buna göre, güvenlik hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren işletmeler tarafından verilen;

– sabotaj, yangın, hırsızlık, soygun, yağma, yıkma tehditlerine karşı caydırıcı ön tedbirleri alma,

– tesis, alan, alış-veriş merkezi, bina, nakil vasıtaları, konut, işyeri, etkinlik, gösteri, toplantı, kutlama, tören, müsabaka, organizasyon ve benzerlerinin güvenliğini sağlama,

– arama ve kurtarma, özel eğitimli şoför,

– güvenlik sistemi oluşturma ve izleme, giriş çıkış kontrolü, güvenlik etütleri hazırlama, personel güvenlik tahkikatları yapma, araştırma, koruma,

– güvenlik ve korumaya yönelik eğitim ve danışmanlık,

– değerli evrak, nakit, koleksiyon, maden ve eşya gibi kıymetlerin bir yerden başka bir yere transferi,

– ikaz-ihbar, alarm izleme,

ve benzeri tüm hizmetler işgücü temin hizmeti kapsamında tevkifata tabi olacaktır.

Yalnızca özel güvenlik sistemlerinin kurulması bu kapsamda tevkifata tabi değildir. Ancak bu kurulumun Tebliğin (3.2.1) bölümünde açıklanan yapım işlerinin özelliklerini taşıması halinde, bu kapsamda tevkifat uygulanacaktır.” denilmektedir.

Aynı sirkülerde konumuzu yakından ilgilendiren aşağıda örnekte verilmiştir.

“Örnek 8: (C) özel hastane işletmesinin ortağı olan Doktor (A), hem ortağı olduğu hastanede hem de haftanın üç günü (D) özel sağlık merkezinde çalışmaktadır.

Doktor (A)’nın, haftanın üç günü (D) özel sağlık merkezinde belirli bir bedel karşılığında çalışması hususunda her iki işletmenin anlaşmış olması ve bu hizmetin (C) tarafından (D)’ye fatura edilmesi halinde, söz konusu işlem işgücü temin hizmeti kapsamında değerlendirilecek ve işlem bedeli üzerinden hesaplanan KDV, (D) tarafından 9/10 oranında tevkifata tabi tutulacaktır.

Ancak, Doktor (A)’nın, haftanın üç günü (D) özel sağlık merkezinde belirli bir bedel karşılığında çalışması hususunda her iki işletme arasında bir anlaşma olmaması ve bu hizmetin (C) tarafından (D)’ye fatura edilmemesi halinde, (A) tarafından (D) özel sağlık merkezine verilen hizmet, ücret niteliğinde olmadığından serbest meslek faaliyeti çerçevesinde vergilendirilecektir.” denilmektedir.

Yukarıdaki sirkülerde de ifade edildiği gibi İşgücü tevkifatı sayılabilmesi için iki madde üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birincisi;

1 – “Temin edilen elemanların, hizmeti alana ücretli statüsünde hizmet akdiyle bağlı olmaması gerekmektedir.” denilmektedir. Her ne kadar Serbest Meslek Erbabı olarak faaliyet gösteren doktorlar 6645 Sayılı kanun öncesinde SGK anlaşması olan bir Özel Hastanede çalışmak istemeleri durumunda, muhakkak suretle İşletmeye branş tahsis edilebilmesi için SGK girişleri yapılması gerekmekte idi. Bu kanun ile birlikte bu zorunlulukta ortadan kalkmıştır.

Ancak halen Özel Hastanede hem sigortalı hem de Serbest Meslek Erbabı olarak makbuz düzenleyen doktorlardan mevcut mevzuat çerçevesinde KDV tevkifatı kapsamında değerlendirilmemesi gerektiği de çıkmaktadır.

2– “Temin edilen elemanların, hizmeti alanın sevk, idare ve kontrolü altında çalıştırılması gerekmektedir. Elemanların işletmenin mal ve hizmet üretimi safhalarından herhangi birinde çalıştırılması halinde, sevk, idare ve kontrolün hizmeti alan işletmede olduğu kabul edilecektir.” denilmektedir. Burada ise temin edilen eleman ki burada bunu doktor olarak kabul etmek durumundayız, hizmeti alanın sevk, idare ve kontrolünde çalıştırılmaması gerekmektedir.

Şöyle ki Hekimlik sorumluluğu gerektiren, kamusal nitelikli bir meslektir. Hekim, her yerde, her zaman her durumda tıbbi yardımda bulunmak zorundadır. Görev ve çalışma yeri dışında sıradan bir insan gibi bulunduğu yerde, yolda, yolculukta, çarşıda pazarda, alış veriş merkezlerinde, eğlence yerlerinde kalp krizi geçiren, ağır yaralanan bir kimseye hemen tıbbi yardımda bulunmak zorundadır. Eğer ilgisiz kalırsa, kimliğini gizlerse, yardımdan kaçınırsa meslek ahlâkına aykırı hareket etmiş, bir tür haksiz fiil işlemiş olur. Burada Doktorların yükümlülüklerinden kısaca bahsetmek gerekmektedir.

Hekimlerin sorumluluğuna yol açan başlıca yükümlülüklerini şöyle bölümlendirebiliriz:

1-     Hastalığı belirleme (Tanı-teşhis) yükümlülüğü : Hekimin öncelikli işi, kendisine gelen hastanın yakınmalarını dinlemek ve hastalığı belirlemeye çalışmaktır. Hastalık belirlenmeden (teşhis konmadan) tedaviye başlamak hastaya zarar verebilir ve bu durumda hekimi sorumlu kılar.

2-     Tedavi yöntemini seçme ve uygulama yükümlülüğü : Hekim tarafından hastanın hastalığı net olarak belirledikten ve gereken her türlü önlemleri aldıktan sonra, tedavi için en uygun ve en ileri yöntemi seçilir. Eğer tıptaki gelişmeleri izlememişse, bilgilerini geliştirmemişse ve eski tedavi yöntemlerinden öteye geçememişse öncelikle meslek sorumluluğu söz konusu olacak ve bunun yanı sıra savsama (ihmâl) nedeniyle doğal olarak sorumlu olacaktır. Hekim, tedavi yöntemini seçerken, kuşkusuz, kendi karar verecek ise de, tedaviye başlamadan önce hastasını yeterince bilgilendirmeli, onu aydınlatmalı ve onayını almalıdır. Hekim olağan tedavide veya ameliyatta yardımcı kişi kullanacaksa, bunları özenle seçmelidir. Bilindiği gibi yardımcı kişilerin kusurlu eylemlerinden doğrudan doğruya hekim sorumlu olacaktır. Bunun gibi, ameliyatı yapacağı hastaneyi seçme işi kendisine bırakılmışsa, olası tehlikelerden ve zararlı sonuçlardan da hekim sorumlu olacaktır.

3-     Hastayı ve yakınlarını aydınlatma ve onamlarını alma yükümlülüğü : Tedavi (hekimlik) sözleşmesinden doğan bir borç olarak hastanın ve gerekiyorsa yakınlarının aydınlatılması, hekimin vereceği bilgilerle uygulanması düşünülen tedavi yöntemi üzerinde hastayı özgürce karar verebilecek bir duruma getirilmesi gerekmektedir. Çünkü yeterince bilgilendirilen hasta önerilen tedaviye razı olup olmama hususunda özgür istenciyle (iradesiyle) ve etki altında kalmadan karar verebilir. Olumlu ve olumsuz yönlerini bilmeden tedaviye onay veren hastanın kendi özgür istenciyle karar verdiğinden söz edilemez. Baskı altında kalmadan özgür istence dayanan bir onama (razı olma) ise, gerçekleştirilecek tıbbi elatmanın (tedavinin) hukuka uygunluğu için vazgeçilmez koşuldur. Yeterli derecede aydınlatılmadığı için hastanın onamı geçersiz ise, tıbbi elatma, gereken özenle ve yöntemince yapılmış olsa bile, hem sözleşmeye hem de hukuka aykırı olur ve tedavinin olumsuz sonuçlanmasında hekimin herhangi bir kusuru bulunmasa bile sorumlu tutulur.

Sonuç olarak hasta, uygulanması düşünülen tıbbi elatmanın türü, şekli, kapsamı, olumsuz sonuçları (tehlikeleri) hakkında kesin aydınlatılmalıdır. (Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.14, Hasta Hakları Yön.m.15, TTB Meslek Etiği Kuralları m.26)

İşte hekim tarafından hastanın aydınlatılması, tıbbi elatmaya onamın geçerli olabilmesi için şarttır. Çünkü, ancak yapılacak tıbbi elatmanın türü, şekli, kapsamı ve sonuçları üzerinde önceden aydınlatılmış bir hasta özgür istenciyle karar verip elatmaya onay vere bilir. Hasta, neye razı olduğunu bilmelidir. Hasta, önceden aydınlatılmadığı, yani neye razı olduğunu bilmeden irade açıklamasında bulunduğu takdirde, onama geçersiz ve dolayısıyla yapılan tıbbi elatma da kural olarak hukuka aykırıdır. (HHY m.22/1 ve m.24)

Yargıtay’ın bir kararında “Rızanın hukuken geçerli olabilmesi için kişinin sağlık durumunu, yapılacak müdahaleyi ve etkileri ile sonuçlarını bilmesi, bu konuda yeteri kadar aydınlatılması ve iradesini bildirirken baskı altında kalmaması, serbest olması gerekir. Bu itibarla ki, ancak aydınlanmış ve serbest bir irade sonucu verilmiş rıza hukuken değeri olan bir rızadır” denilmiştir.

Aydınlatma borcu, öğretide Anayasa’nın 17.maddesi ile Medeni Yasa’nın kişilik hakkını koruma amacına yönelik hükümlerine (m.24,25) ve ayrıca 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 70. maddesine dayandırılmakta; rızanın geçerli olabilmesi için, hastanın, onama açıklamasından önce elatmanın türü, kapsamı ve sonuçları üzerinde aydınlatılması gerektiği savunulmaktadır. Bu açıdan genel nitelikli bir hüküm, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 14.maddesinde öngörülmüştür. Sözkonusu maddenin 2. fıkrasının 2’nci cümlesine göre “Teşhise göre alınması gerekli tedbirlerin hastaya açıkça söylenmesi lazımdır.” Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 15.maddesine göre de “Hasta, sağlık durumu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemler, bunların yararları ve olası sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi durumunda ortaya çıkabilecek olası sonuçlar, hastalığın seyri ile sonuçları konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi isteme hakkına sahiptir.”
Aydınlatma borcunun konusu, tanı (teşhis) ve buna bağlı tehlikeler yanında, herşeyden önce uygulanması düşünülen tedavinin şekli, özellikle elatmanın biçimi ve kapsamıdır. Hasta, geçerli bir şekilde onamada bulunabilmek için neye razı olduğunu bilmelidir. Alman Federal Mahkemesinin bir kararına göre, geleneksel bir ameliyat yöntemini uygulamak isteyen hekim, literatürdeki buna karşı ileri sürülmüş önemli itirazlar varsa, bunları da hastaya bildirmelidir. Bu esas yalnızca cerrahi elatmalar için değil, teşhis amacına yönelik elatmalar, ilaçla tedaviler ve genel narkozdan ayrılıp özel tehlikeleri bünyesinde taşıyan narkoz faaliyetleri için de geçerlidir.

Uygulanması düşünülen tıbbi elatmanın şekli, kapsamı ve başarı şansı yanında, hastaya, bunun zorunlu ve olası sonuçları da gösterilmelidir. Burada öncelikle ölüm olasılığı üzerinde durulmalı, daha sonra meydana gelebilecek diğer komplikasyonlar açıklanmalıdır. Komplikasyonlar bakımından, gerçekleşmesinden korkulan zararın ağırlığı ve kalıcılığı önemlidir. Ağır ve kalıcı zararlar mutlaka bildirilmelidir. Ayrıca, bu tip genel ameliyat riskleri yanında, hastanın durumundan veya somut olayın özelliklerinden kaynaklanan tehlikeler anlatılmalıdır.

Hastanın tedavi ve ameliyat öncesinde yeterli derecede aydınlatılmış ve bilgilendirilmiş olması, “aydınlatılmış bilgi” çerçevesinde ameliyata ve tedaviye razı edilmesi, hekimi ceza yasası yönünden de sorumlu olmaktan, suçlu duruma düşmekten kurtaracaktır. 5237 sayılı TCK 26.maddesi 1.fıkrasına göre “Hakkını kullanan kişiye ceza verilmez” ise de, 2.fıkraya göre “kişinin mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde” hareket edilmiş (tıbbi elatmada bulunulmuş) olmalıdır.

Hukukumuzda baskın olan görüş ve Yargıtay’ca benimsenen, hasta ile hekim arasında “Vekalet Sözleşmesi” kurulduğu yönündedir. Böyle olunca da Borçlar Yasası 386. maddesine göre değerlendirme yapmak durumundayız. Bilindiği gibi sözleşmede tarafların ehliyeti söz konusudur.

4-     Aldatmama ve yanıltmama yükümlülüğü : Öğretide ve uygulama ile birlikte Yargıtay kararlarında hekimin “sadakat borcu” olarak adlandırılan bu yükümlülük, hekimin, hastanın çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutması, güven vermesi, dürüst davranması, aldatmaması olarak tanımlanabilir. Her mesleğin kötüleri vardır. Ancak insan sağlığıyla oynayan kötülerin k ötüsü olur. Hekim, hastayı tedavi ediyormuş gibi yaparak onu oyalamamalı, salt daha fazla ücret alabilmek için tedaviyi gereksiz yere uzatmamalı ve hastaya yanlış bilgiler vermemelidir.

5-     Sır saklama yükümlülüğü : Hekim ile hasta arasındaki ilişki, vekillik sözleşmesi olarak nitelenmesine göre, Borçlar Yasası’nda açık bir hüküm yer almamış ise de, vekil durumundaki hekim, hastasının sırlarını saklamakla yükümlü bulunmaktadır. Toplumca duyulmaması ve hasta yakınlarınca bilinmemesi gereken bir hastalık söz konusu olup da, hekim bunu bir biçimde açığa vurursa sorumlu olur. Özellikle psikolojik tedavide hasta sırları özenle saklanmalıdır. Türk Ceza Kanunu’nunda görev sırasında öğrenilen sırların ve özel yaşamın gizliliğinin açıklanması suç sayılmıştır. (m.134,258) Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 4/1.maddesine göre “Tabip ve diş tabibi, meslek ve sanatını yaptığı sırada öğrendiği sırları, yasal zorunluluk olmadıkça, açığa vuramaz. Hekimlik Mesleği Etik Kuralları m.9/1-c’ye göre de “Hekim, mesleğini uygularken öğrendiği sırları açıklayamaz.”

6-     Kayıt tutma yükümlülüğü : Hekim, tıbbi tedaviyle ilgili bilgi, belge ve bulguları kayda geçirmek, belgeleri dosyalamakla ve bunları saklamakla yükümlüdür. Hekimin kayıt tutma zorunluluğu, Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 72. maddesinde yer almış; bundan başka Yataklı Tedavi Kurumları işletme Yönetmeliği’nin 32.maddesinde “her yataklı tedavi kurumunda bir tıbbi arşiv kurulması” ve Özel Hastaneler Tüzüğü’nün 29.maddesinde “her hasta için ayrı ayrı dosya tutulması” öngörülmüştür.

7-     Yüksek özen gösterme yükümlülüğü : Hekim, hastanın tedavisini gerçekleştirirken özenli hareket etmekle yükümlüdür. (BK.390/2, TBK.506/2, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.2, 14/1) Hekim ile hasta arasındaki ilişkinin “vekâlet sözleşmesi” olarak nitelenmesine göre, vekilin göstermekle yükümlü olduğu özenin ölçüsü, BK.390 (TBK.506) maddesiyle açıklanmaktadır. Buna göre “Vekilin sorumluluğu, genel olarak, işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır.” Ancak, ondan çok daha farklı olarak hekimin özen yükümlülüğü nesnel ölçülerle değerlendirilmelidir. Zira Hekim, gerek teşhisi koyup (hastalığı belirleyip), en uygun tedavi yöntemini seçerken, gerek seçilen tedavi yöntemini uygularken ve gerekse hastayı bilgilendirme (aydınlatma) görevinin yerine getirirken hep özenli hareket etmek zorundadır.
Yukarıda saymış olduğumuz yükümlülükler çerçevesinde de hekimlerin sorumluluklarını da göz önünde bulundurmak gerekir. Buna göre Hekim ve sağlık personeli “yüksek özen borcu” nedeniyle “en hafif kusur”larından dahi “tam sorumlu”durlar. Bu durumun varlığından dolayı tazminata hükmedilirken kusur oranlarına bakılmaz. Tazminattan indirim, yalnızca hastanın ihmal ve hatası saptanmışsa söz konusu olabilir.

Yüksek özen borcu nedeniyle, hekimin ve sağlık personelinin “en hafif kusur” durumunda dahi “tam kusur” esasına göre sorumlu tutulacaklarına ve tazminattan kusura göre indirim yapılmayacağına ilişkin birçok Yargıtay kararı bulunmaktadır.

Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı bir doktorun Özel Hastaneler ve yönetimlerince tam olarak sevk ve idaresinden bahsedilemeyeceği kanaatindeyiz. Zira bir Serbest Meslek faaliyeti olarak kabul edilen Hekimlik mesleği ile uyumlu olarak, sorumluluk da Hekim ile hasta arasında doğal bir Vekalet Sözleşmesinin oluştuğu ve bu sözleşme kapsamında Borçlar Kanununa göre en hafif sorumluluğun bile tam sorumluluğa varan neticeleri olduğu görülmektedir.

Dolayısı ile aksine bir hüküm bulunmadıkça Özel bir Hastanede dahi olsa bir Serbest Meslek Erbabı olarak faaliyet gösteren hekimin vermiş olduğu hizmetin işçilik hizmeti olarak değerlendirilemeyeceği ve tevkifata tabi tutulamayacağı kanaatindeyiz.

Mali İdarenin Özel Hastanelerde hizmet veren hekimlerin düzenlemiş oldukları serbest meslek makbuzlarının KDV oranının %8 değil %18 olarak değerlendirilmesi gerektiği ve verilen hizmetinde işçilik olarak değerlendirilerek tevkifata tabı tutulması yönündedir.

Ancak iş sözleşmelerinde ve Yargıtay Kararlarında sorumluluk ve cezai şartların geçerliliği aşağıdaki şekil şartlarının gerçekleşmesine bağlanmıştır.

“Yargıtay, işçi aleyhine düzenlenen cezai şarta isabetli olarak birtakım sınırlamalar getirmiştir ve bu sınırlamalara aykırı şekilde düzenlenen cezai şart hükümlerini kısmen veya tamamen geçersiz saymaktadır. Yargıtay’ın cezai şartı sınırlamakta kullandığı en temel ölçü karşılıklılıktır. Cezai şart için karşılıklılık; sözleşmenin her iki tarafı için de cezai şart öngörülmüş olması ve cezai şartın miktarının da her iki taraf için eşit veya dengeli miktarda kararlaştırılmış olmasıdır.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 07.05.2002 tarihli ve 2002/2161 E., 2002/7195 K. sayılı kararı[2] da bu durumu açıkça ifade eder: “Dairemizin yerleşmiş uygulamasına göre işçi ve işveren yararına öngörülmüş cezai şart ile ilgili düzenlemelerde denklik mevcut değilse, bir başka anlatımla işçi aleyhine daha ağır bir cezai şart söz konusu ise işçinin sorumluluğu, işverenin sorumluluğundan daha ağır olamaz.” Bu doğrultuda kanun koyucu, ceza koşulunda karşılıklılık kuralını benimsemiş ve hizmet sözleşmelerinde cezai şartı düzenleyen Borçlar Kanunu m. 420’de, sadece işçi aleyhine öngörülen cezai şartları geçersiz saymıştır.

Karşılıklılık koşulunun yanında, iş sözleşmelerinde cezai şartın geçerli kabul edilmesi için gerekli bir diğer şart da işçi ve işveren arasındaki sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi olmasıdır. Zira belirsiz süreli iş sözleşmelerinde sona erme tarihleri tespit edilmediğinden bu cezai şarta belirsiz bir süre ile bağlı kalınması kabul edilemez bir sonucu doğurur.” denilmektedir.

Yukarıdaki cezai şartlar ve Hekimlik mesleğinin kendi iç doğasından kaynaklanan sorumluluklar bir işçi işveren kıstası içerisinde değerlendirebilmek nerede ise imkânsızdır. Zira hiçbir iş sözleşmesinde en hafif kusurdan doğan tam sorumluluktan bahsedilemez. Bu bağlamda bir önceki yazımızda da Doktorların Mesleki Zorunluluk Sigortası yaptırmak zorunda olduklarını ve yapılan sigortanın Özel Hastane ile Hekim arasında eşit olarak paylaştırıldığını beyan etmiş idik.

Bunun dışında ise yine Mali İdare tarafından Doktorlar tarafından Özel Hastanelere verilen hizmet karşılığında kesilen Serbest Meslek makbuzlarında beyan edilen KDV’nin bir hekimlik hizmeti değil de danışmanlık ücreti olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde olup uygulanacak KDV oranın ise %18 olması gerektiği görüş bildirmektedirler.

Ancak SGK Başkanlığı tarafından 2013/11 sayılı Genelgesinde “1.18- Özel sağlık hizmeti sunucularında görev yapan hekimler” başlığı altında

“1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesi gereğince, Kurumumuzla branş bazında sözleşme yapılan özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversiteleri yalnızca sözleşme yaptıkları branşlarda, mesleğini serbest olarak icra edenler, hizmet bedeli hasta tarafından karşılanmak ve Kurumumuzdan talep edilmemek kaydıyla, sağlık kuruluşlarında hastaların teşhis ve tedavisini yapabilmektedirler.

Kanuna 6645 sayılı Kanunla eklenen ve 23/4/2015 tarihinden itibaren yürürlüğe giren ek 10 uncu maddede; Kurumla sözleşmeli özel sağlık hizmeti sunucuları tarafından Kuruma bildirilen hekimlerden Kurumca belirlenen yüzdelik oran içerisinde kalan ve sözleşme kapsamı branşlarda fiilen hizmet sunan sağlık hizmet sunucusu bünyesindeki hekimlerle sınırlı olmak üzere,

  1. a) İl Sağlık Müdürlüklerinden çalışma izni almak suretiyle ve 1219 sayılı Kanuna aykırı olmayacak şekildesözleşme ile çalıştırmış oldukları hekimlerden aynı zamanda fatura karşılığı hizmet alımı yaparak,
  2. b) Bir iş sözleşmesine tabi olmamakla birlikte, İl Sağlık Müdürlüklerinden çalışma izni almak suretiyle ve 1219 sayılı Kanuna aykırı olmayacak şekilde hekimlerden fatura karşılığı hizmet alımı yaparak,genel sağlık sigortası kapsamındaki kişilere vermiş oldukları sağlık hizmetleriniKurumca belirlenmiş usul ve esaslara uygun olarak fatura etmeleri halinde, verilmiş olan sağlık hizmetlerinin bedeli Kurum tarafından karşılanacağı,” beyan edilmiştir.

Görüleceği üzere SGK kurum olarak hekimler tarafından verilen hizmetin aksine bir hüküm olmadıkça sağlık hizmeti olarak kabul ettiği gibi Özel Hastanelerde çalışandoktorları da bir hizmet sunucusu olarak değerlendirmektedir. Bu kapsamda Serbest Meslek Erbabı olan ve Özel Hastanede çalışan Doktorlar tarafından verilen hizmetin bir danışmanlık hizmeti değil bir sağlık hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği ve Doktorlar tarafından Özel Hastanelere düzenlenen makbuzlarda ise %8 KDV oranının dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz.

SONUÇ

Yukarıda yapılan açıklama ve izahatlardan da görüleceği üzere Özel Hastanelerde çalışan Doktorları sadece Vergi Mevzuatı içerisinde değerlendirilmemesi gerektiği, mesleğin kendine özgü mevzuatı ile birlikte İş Kanunu ve Sosyal Güvenlik Mevzuatları ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği ve aksine bir hüküm bulunmadıkça Özel Hastanelerde çalışan Serbest Meslek Erbabı Doktorlar tarafından verilen hizmetlerin bir sağlık hizmeti olarak değerlendirilmesi gerektiği ve düzenlenen makbuz ve faturalarda herhangi bir tevkifata tabi tutulmaksızın %8 KDV oranı esas alınarak makbuz düzenlenmesi gerektiğini ve konumuzu kapsayan mevcut mevzuatların bir biri ile uyumunun esas olarak dikkate alınması gerektiği gibi; sağlık hizmeti sunumunu sonuç olarak halkın aldığı bir hizmet olduğu göz önünde bulundurulduğunda toplumun tamamını ilgilendiren (Mevcut Politikalar da toplumun daha ucuza sağlık hizmet sunumunu alabilmesini hedeflemektedir. Bu kapsamda da %18 olan KDV Oranı %8’e indirilmiştir.) konunun bu kapsamda olumlu olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde kanaatlerimizi paylaşmış bulunmaktayız.

Abdullah Gündoğmuş
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi / CPA / KGK / SPK Auditor
Optimal Denetim

Not: Bu makalemiz ulusal mesleki yayın yapan muhasebtr adlı internet sitesinde de yayınlanmıştır.

Benzer Etiketler:
  • www optimaldenetim com
  • doktorlara serbest makbuzu
  • doktorluk mesleğinin erbabı
Abdullah Gündoğmuş

Özel Hastanelerde Çalışan Doktorlarda Ücret ve Serbest Meslek Ayrımı

Bilindiği üzere ülkemizde özelleştirme kapsamında vatandaşların sosyal devlet kapsamında almış oldukları sağlık hizmetleri özellikle 1990 yılları sonrasında peyder pey özel sektör tarafından verilmeye başlamış olup, bu durum muayenehane, tıp merkezi ve en sonunda Özel hastane hizmetleri olarak verilmeye başlamış bulunmaktadır.

Özel Hastaneler ise bu hizmetlerini hizmetli, sağlık memuru, hemşire ve doktorlar aracılığı ile vatandaşa hizmet sunumunda bulunmaktadırlar. (daha&helliip;)

Benzer Etiketler:
  • anything
  • doktorların şirket kurması
  • ozel hastanede az vergi odemek için şirket kurma
  • özelde çalişan doktorun yasal ünvani
  • özel hastane çalışan doktor serbest meslek makbuzu
  • özel hastane doktor maaşları 2016

YENİ TTK İDARİ PARA CEZALARI

Ticari hayatımızın güven ve istikrar içinde sürdürülebilmesi için TBMM tarafından kabul dilerek 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 sayılı (Yeni) Türk Ticaret Kanunu’nda bazı fiiller kabahat olarak tanımlanmış ve bu fiillerin işlenmesi halinde de anılan Kanun’da belirlenen idari para cezalarının uygulanması öngörülmüştür.

(daha&helliip;)

Şirket Kuruluş Süreçleri

        ŞİRKET KURULUŞUNDAKİ SÜREÇLER

1. Şirket türü seçimi ve kuruluş planlaması : Öncelikle yapacağımız ticaretin alanlarını çok iyi tespit ederek, sınırlarımızı belirlememiz gerekmektedir. Bunlar ise basiretli bir tüccar olma yolunda ilk safha gelişimi doğrultusunda büyük önem taşımaktadır. Limited şirket kurmak veya Anonim şirket kurmak noktasında seçimimizi netleştirmemiz gerekmektedir. Fayda ve maliyet açısından Limited şirket ve Anonim şirket karşılaştırılması yapılması karar vermek açısında faydalı olacaktır.

2. Şirket isim ve unvan kontrolünün yapılması : Şirketin faaliyet alanı, konumu, ortakları vb. niteliklere göre şirket unvanı belirlenerek gerekli kontrolleri edilmesi gerekmektedir. Burada en belirleyici ve unutulmaması gereken bir faktör ise Ticaret Sicil Unvan tescili ile Türkiye Patent Enstitüsü tarafından yapılan tescil ve unvan kontrolünün birlikte yapılmasında büyük fayda vardır.

3. Noter işlemleri : Türkiye’de şirketlerin kuruluş işlemleri Yeni TTK doğrultusunda oluşturulan şirket ana sözleşmelerinin Noterce tasdik edilmesi ile resmi makamlarca ilk işlem yapılmış olur. Yeni süreçte şirket kuruluşu artık daha kolay olup; Noter işlemlerinin bir kısmı kuruluş esnasında Ticaret Sicil Memurluklarınca da gerçekleştirilmektedir.

4. Ticaret Odası kayıt işlemleri :Noterce ve/veya ticaret sicil müdürlüğünce tasdik edilen şirket ana sözleşmesi gerekli diğer evrakların da hazırlanması ile Ticaret Odası’na tescil edilmek üzere kayıt işlemi yapılır. Ticaret odasında kaydı yapılan şirket Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayınlanarak ilan edilmesi ile birlikte resmi makamlar nezdinde şirket kuruluşu gerçekleşmiş olur.

5. Vergi Dairesi kayıt işlemleri : Ticaret Odası tarafından kaydı yapılan şirket Vergi Dairesi tarafından istenilen diğer evraklar ile birlikte Vergi Dairesi kayıt işlemi gerçekleştirilir. Gerekli işlem ve yoklamaların yapılması ile şirket Vergi Levhası almak sureti ile Ticari Hüviyetine kavuşmuş olur. Sonrasında ise şirketin ihtiyaçlarına göre aşağıdaki işlemler gerçekleştirilir.

6. SGK ve Bağ-Kur kayıt işlemleri: Kurulan şirketin ortaklarının mevcut Sosyal Güvenlik durumları göz önüne alınarak her bir ortak için ayrı ayrı değerlendirmek üzere varsa şirket kuruluşundan doğan Bağkur kayıtlarının yapılması gerekmektedir. Ayrıca şirket işçi çalıştırmaya başlamak istiyor ise en geç işçi çalıştırmaya başladığı gün SGK İşyeri dosyasının açılması gerekmektedir.

7.Üretim İşletmeleri İçin Sanayi Sicil belgesi ve Kapasite Raporlarının Alınması: Şirket imalat vb. alanlarda faaliyet gösterecek ise ve belirli bir kapasitede işlem görmek üzere kurulmuş ise bir an önce Sanayi Sicil ve Kapasite raporları yönünden gerekli başvuruları yapması gerekmektedir.

8.Dış Ticaret Firmaları için Gerekli Odalara kayıt ve Gümrük Müşaviri Temini : Belirli şartların sağlanması doğrultusunda Dış Ticaret Firması olarak işlem görecek firmaların gerekli odalara kayıt olması ve bir Gümrük Müşaviri ile anlaşması gerekmektedir.

9.Yabancı İşci çalıştıracak firmalara Çalışma İzini ve İkamet Tezkeresi alınması: Yabancı İşçi çalıştıracak firmaların ba çalışmaya temin edebilmek için gerekli çalışma izinleri için başvuruda bulunması gerekmektedir.

10.Şirket Kuruluş Maliyeti : Yeni bir şirket kuruluşu düşünüyor iseniz sayfanın yan tarafında bulunan Hesaplama Formları başlığı altında yer alan Şirket Kuruluş Maliyet Hesaplama tablosunu doldurarak güncel teklif alabilirsiniz.

Şirketler Ve Gerekli Belgeler

Türkiye’de İş Kurmak ve Şirket Sahibi Olmak

6102 sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu (“Yeni TTK”) 14 Şubat 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Yeni TTK ve 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’da (Yeni TTK’nın Yürürlüğe Girmesi ile İlgili Kanun) öngörüldüğü üzere, yeni yasa 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (daha&helliip;)

Şirket Kurulumunda Dikkat Edilmesi Gerekenler

KURULUŞ AŞAMASINDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

LİMİTED ŞİRKET Limited şirketler asgari 10.000 TL sermaye ve asgari 1 ortakla kurulmalıdır.

ANONİM ŞİRKET ise asgari 50.000 TL ve asgari 1 ortakla kurulmalıdır.

Türkçe olarak tespit edilmesi gereken unvanlarında “Limited Şirket” ibaresinin bulunması ve faaliyet konusunun gösterilmesi zorunludur. Ortakların koyacakları sermayenin en az 25.-TL. veya bunun katları olması lazımdır. Kayıtlarımızda vergi numarası bulunmayan firmaların vergi levhası fotokopisini tescil evrakı ekinde verilmesi zorunludur, verilmemesi halinde tescil başvurusu kabul edilmeyecektir. (daha&helliip;)

Benzer Etiketler:
  • oguz dogan keskin
  • şirket kuruluşunda dikkat edilmesi gerekenler